EVRİM GÜVENÇ

  • Archive
  • RSS
  • Ask me anything

Resimli Hayat

                                                           1

    Bilmediğiniz bir şeyi unutabilir misiniz? Ya hiç yaşanmadığınıza emin olduğunuz anlarınızı canlı birer hatıra gibi gözünüzün önüne getirdiğiniz olur mu hiç? Çocuktuk ve hayat tatlı bir yaz akşamüstüymüşcesine geçiyordu.

    Akşamın serinliğine kadar kimsenin evlerinden çıkmadığı, çocukların öğle uykularında kavak ağaçlarından dökülen pamuklar gibi yumuşak rüyalara daldığı sıradan bir köydü babamın öğretmenlik yaptığı köy. Öğle uykuları ki; yaşamın ağır ağır aktığı bu yerde, bir çocuk için zaman makinasına binmek gibidir. Uyandığınızda güneş çoktan tepelere doğru yaklaşmış, uykuya dalmadan önce yalnız tavukların, ineklerin ve kuşların sesleri duyulan sokaklardan, insanların, bilhassa da çocukların sesleri duyulmaya başlamıştır.

    Bu seslerle uyandığımda içimde tuhaf, bir gün boyunca uyumuş ve şimdi ertesi günün akşamüstüne uyanmışım gibi bir hisle doğruldum terastaki kanepeden. Hemen köşedeki salkım söğüt ılık bir esintiyle kımıldanıyor, evin içinden annemin akşam yemeği hazırlayışının sesleri geliyordu. Tencere tangırtıları, musluktan akan suyun sesi, pirincin tencereye dökülüşü.

    - Uyandın mı kuzum?

    - Hı hı.

    - Acıktı mı karnın?

    Bi şey söylemeden telli dolaptan bir ayva kaptım. Annem sorusuna bir cevap almış gibi gülümsedi. Annemin gülüşü dünyaya çok yakışıyordu.

    - Ablam nerde?

    - Çıktı.

    - Ben Bülent’lere gidiyorum, dedim.

    - Ahmet, sakın üstünü kirletme annecim tamam mı. Bak yemek yiycez baban gelince, çok oyalanma.

     Mutfaktan çıkıp sokak kapısına doğru yürüken, gözüme sehpanın üzerinde duran ansiklopediler ilişti. İki gün önce köy otobüsünden inen babamın elinde gördüğümde, kolinin büyüklüğüyle orantılı muhteşem bir oyuncak hayalimi, o koli açıldığında ortaya çıkıp darmadağın eden ansiklopedilerdi bunlar. Halının üzerinde kızgın ve mutsuz halimle babamın bir cildin ilk sayfasını açıp kırmızı dolmakalemiyle “Sevgili oğluma…” yazışını dikkatle izlemiştim henüz iki gün önce. Hatırlanılmış bir öfkeyle çıktım evden.

                                                           2

    Burası, arkasındaki küçük dağın eğimine kurulmuş bir göçmen köyüydü. Birbirini alışık olmadık biçimde dik olarak kesen sokaklar nihayet, okul, kahve ve top sahasının bulunduğu meydana bağlanırdı. Evimiz, ablamla zaman zaman penceresinden gecenin karanlığında şüpheli bir silüet gördüğümüzü sandığımız ve ölesiye korktuğumuz caminin bahçesindeki lojmandı. Bahçe kapısını açtığımda yukarı mahallede oturan Bülent’lere gitmekle, şu anda muhtemelen okul bahçesinde oyun oynayan ablamın yanına gitme fikri arasında seçim yaptım. Ablam kaybetti.

    Arasında 5 yaş fark bulunan her kardeşten büyük olanının ergenleştiğinde yapacağı gibi beni yanında istemiyordu ablam. Daha bir kaç yıl öncesine kadar neredeyse tüm gününüzü birlikte geçirdiğiniz, annenizin azarlalamalarıyla burkulan kalbinizi tamir eden ikinci bir annenin, okumayı eğlenceli oyunlarla size öğreten ilk öğretmeninizin, anlayabileceğiniz geçerli bir neden yokken, artık sizi yanında istemediğini hayal edin. Ve bir çocuk için cevabı “hayır” olan her şeyin ne pahasına olursa olsun nasıl bir cazibeye sahip olduğunu ekleyin buna… Ablam henüz bunları anlayabilecek kadar yetişkin değildi ve ben de inatçı bir çocuk sayılırdım. Ancak bugün, canım hiç kavga istemiyordu. Çocuksanız, karar vermek bu kadar basittir çoğu kez ve “canım istemiyor” yeterince iyi bir cevaptır. Yönümü üst mahalleye doğru çevirdim, Bülent’lerin evine doğru.

    Bülent’le akran sayılırdık. Ben olasılıkla pek çok öğretmen çocuğu gibi, okula erken yaşta başlama meziyetine sahiptim ki bunun bir meziyet değil eksiklik olduğunu daha sonra anlayacaktım. Tüm sınıf arkadaşlarım gibi Bülent de benden 2 yaş kadar büyüktü. Elbette yedi sekiz yaşlarındaki çocuklar için bu fark belirgin bir anlam ifade etmez. Hepsi de yaş ayrımı olmaksızın, ağaçlara tırmanır, bostanlarda kırdıkları karpuzun göbeğini yiyip, gerisini bırakır ve hepsi de ceplerinde öyle ya da böyle bir çakı taşırlardı. Belki, en önemlisi, bütün bir günü tepelerde, bağlarda, ormanda, yol veya dere kenarlarında dolanarak, oynayarak geçirebilirlerdi; sanki bu bir görevmiş ve yapmaları gereken tek şey buymuş gibi.

    Bülent’lere dek hafif yokuşu tırmanarak yürüdüm. Evlerinin hemen üstünde başlayan üzüm bağları ve meyve bahçeleri, şimdi tepenin arkasına doğru yavaşça seyirten güneşle tüm gün kavrulmuş, nihayet havanın serinlemesiyle “ohh” diyorlarmış gibi göründüler gözüme. Çocuk aklımla bu türden benzetmeler yapamayacığımın elbette farkındayım, fakat gerçek şu ki, yetişkin aklımla oradaki benin hayallerinin yakınından bile geçemeyeceğimin de farkındayım. Eve yaklaştığımda, belki bağların çekici görüntüsünden olacak, Bülent’le yapacağımız akşam serseriliği planının içine üzüm yemeyi de kattım. Bahçe kapısını açıp ahırın yanından hayata geçtim.

    - Büleent!

    … Bir inek mölemesi… Önümden geçen piliç…

    - Büleeeent!

    Bu ikinci bağırışımla, ahırın kapısı açıldı ve Bülent’in annesi elindeki içi yem dolu çuvalla göründü.

    - Bülent yok oğlum, babasıyla Bursa’ya gittiler.

    Planım bozulmuş, tadım kaçmıştı. “Yok mu?” dedim gayrıihityari. Yetişkinler saçma sorular sorabildikleri gibi, bir işle meşgulken, saçma sorulara yadırgamadan cevap da verebilirler.

    - Yok. Bursa’ya gittiler.

    Şimdi bu tatsız vakti geçirmenin başka bir yolunu bulmam gerekiyordu.

                                                           3

    Ancak bahçe kapısını kapattığımda düşüncelerimin arasına sokağa çıkmış olduğumun farkındalığı girebildi. Geldiğim yoldan aşağı doğru yürüdüm. Yolun kenarından özelliksiz bir dal parçasını elime geçirip dünyayı dürtükleyerek yürümeye devam ettim. Dal parçalarının, sopaların olmadığı bir yer düşünemezdim. Her yerdeydiler ve yeterince farklı oyunu oynamanıza imkan verirlerdi. Gerektiğinde bir kılıç, bir asa olur, korktuğunuz bir şeyi; yılan mesela, dürtüklemek veya erik düşürmek için kullanılabilirlerdi. Bir kaç yıl sonra Bursa’da yatılı bir okula başladığımda, şehrin her yerini kaplayan asfaltın üzerinde, uzunca süre aramama rağmen bir dal parçası bulamadığım zaman, mutsuz ve şaşırmış hissettiğimi biliyorum. Bu çok saçmaydı.

     Okul bahçesine inen üst yolda olduğumu farkettiğimde bu yolu kullanmayışıma neden olan evin önünde olduğumu da farkettim. Bu ev tehlike demekti, durdum. Henüz sünnet olmamış bir çocuk için en büyük korku, bazı yetişkinler için eğlence kaynağı olabilir. Bu evin büyük oğlu Resül Abi de eğlenceye meraklı bir gençti ve bir çocuğu “çükünü keseyim mi senin!” diye korkutup kovalmak belli ki ona dayanılmaz bir haz veriyordu. Her karşılaşmamız, benim çocuk aklımda tehlike sinyallerinin boğazımı yırtan bir çığlık şeklinde duyulur hale gelmesi ve oradan olabildiğince hızlı kaçmamla sonlanırdı. Bu bir kovalamacaydı ve her gün yeninden tekrarlanma ihtimali, beni köyün içinde dolaşırken bu evden uzak olmaya yöneltirdi. Neden, besbelli ki şakadan ibaret olan bu hadiseyi ciddiye alıp, umursamazca davranamadığımı bilmiyorum. Benden başka sünnet olmamış çocukların da Resül abinin bu saçmasapan şakasına maruz kalıp kalmadıkları hakkında da bir fikrim yok. Belki yalnız ben bu kadar korkuyordum ve O da bunun keyfini sürüyordu. Bildiğim tek şey o anda tehlikenin tam önünde durduğum, hızlı düşünmem gerektiğiydi. Ortalıkta kimse yok gibi görünüyorken, sessizce evin önünden geçmekle, geri dönüp bir üst sokaktan artık besbelli ki hedefim olan okul bahçesine ulaşmak konusunda kararsız kalmıştım.

    Büyük ahşap kapının gıcırtıyla açıldığını duyduğumda henüz bir iki adım atmıştım. Kaygıyla geriye dönüp baktım. Oradaydı, hain sırıtışıyla elini cebine doğru atmış, bana doğru hızla yürüyordu.

    - Len, gel bakayım, keseyim mi çükünü çakıyla!

    Elimdeki sopayı bir kenara atıp tüm gücümle koşmaya başladım. Arkamdan bilhassa bu kadar gürültülü çıkartıldığını sonraları kavrayabildiğim adım seslerini duyuyordum, elbette bana yetişeceği kesindi. Sokağın köşesini dönüp, okul bahçesine, ablamın yanına ulaşana kadar yakalanacaktım. O anda, köşedeki evin bahçe kapısının aralık olduğunu farketmemle, içeri dalmam bir oldu. Koşa koşa asmanın altından bahçeye, ordan serin avluya geçip samanların arkasına saklandığımda, kalbimin çarpıntısı ve hızlanmış soluklarımdan başka ses yoktu.

    Orada öylece ne kadar beklediğimi bilmiyorum. Bana uzun gibi gelen süre boyunca kulaklarım, az sonra açılacak kapının gıcırtısını ve içeri girecek olan adım seslerini bekledi. Muhtemelen, şakayı uzatmayacak kadar yetişkin meşguliyetine sahip Resül abi, ben daha kapıdan girmeden kovalamacadan vazgeçmişti. Yerimden doğrulduğumda, nefesim ve kalp atışım normale dönmüş, can havliyle girdiğim bu evin kime ait olduğunu hatırlamıştım.

                                                           4

    Köylerde tuhaf adamlar azdır. Hasan Amca mesela; sarı ayakkabıları, sarı keçe yeleği ve sarı saçlarıyla, sarı bir ineğin peşinde dolaşıp sürekli gülümsemesi bile köyde tuhaf olması için yeterken, ineğiyle düpedüz tumturaklı bir sohbete tutuşması gerçekten tuhaftı. Çiçekleriyle tek taraflı konuşan birini yadırgamayabilirsiniz, köpeğine komutlar veren ya da onu yumuşak sözlerle seven biri acayip gelmeyebilir kimseye. Ancak belki de Hasan amcayı tuhaf yapan O’nun ineğiyle konuşması değil, ineğinin de O’na cevap verdiğini iddia etmesi, dahası konuşmaya şahit olduğunuzda neredeyse buna inanacak olmanızdı. Ancak Hasan amcanın sevecen ve sakin davranışları, O’ndan korkmak yerine, huzurlu bir sıcaklık duymamıza neden olurdu.  

    Ahmet Amca hakkında çok daha az şey bilirdik. En azından biz çocuklar için muamma sayılırdı onun geçmişi. 60 yaşlarında, temiz suratlı, tertipli görüntüsüyle saygı duyulmayı gerektiriyormuş gibiydi. Yüzünde her zaman yumuşacık bir gülmsemeyle dolaşan bu adamı tuhaf yapan, yalnızlığı ve babam dahil bütün yetişkinlerin köy kahvesinin müdavimi olmalarına rahmen, onun kahveye uğramayıp neredeyse tüm zamanını evde geçirmesiydi.  Kimse onun nerden geldiğini, ne iş yaptığını, neden buraya yerleştiğini, çocuğu olup olmadığını, varsalar neden hiç onu ziyaret etmediklerini bilmezdi.  Sorarlar mıydı, bilmiyorum, kabullenilmiş bir tuhaflıktı bu. Ancak babamın (o da köyün yaşlıların bahsettiğinden ibaret) anlattığı kadarıyla, yıllar önce bir Şubat günü orta yaşlarında bir adam olarak geldiğinden beri burdaymış Ahmet amca. Ama biz çocuklar yine de içten içe bu garip adamın köyün içindeki varlığına dair merakımızı içimizde saklı tutardık.

    İşte Ahmet Amca’nın evi burasıydı. Orada o bahçede öylece duruken, düşünmeden bir kaç adım önümde duran mavi kapıya yürüdüm. Bu benim seçimim değildi, yürüyen ben değil kaderimdi belki de. Bunu sonra anladım. Hiç tedirgin olmadan ve buna şaşırarak, kapının kolunu çevirdiğimde sol taraftaki pencereden solgun gün ışığıyla birlikte bir yol bulan yumuşacık esinti, pencerenin önünde duran masayı, üzerindeki düzünelerce kitabı, odanın beyaz badanalı duvarlarını, önümde ve sağımdaki kapalı kapıları yalayıp nihayet yüzüme dokundu. Kitaplar, düzinelerce, rengarenk üstüste kitaplar esintinin etkisiyle oynaştılar sanki. Masaya doğru yürürken açık unuttuğum kapının çarpma sesiyle irkildim. Bir an evdeki sesleri dinledim kaygısızca, kimse yok.

    Neden sonra rengarenk kitapların içinde belli ki çok okunmaktan iyice yıpranmış, yırtılan sırtlarındaki cilt kaplamalarından iplikleri dökülen eskimiş çirkin yeşil ciltleriyle üstüste sıralanmış o ansiklopedileri gördüm. “Bizde de var” dedim kendi kendime, Resimli Hayat Ansiklobedisi. Nasıl da ağlamıştım kolinin içinden beklediğim oyuncak yerine onlar çıktığında. Babamın şefkatini üzerime çeksem de burulmuş halimle, başımı okşayıp, ansiklobedinin birinin ilk sayfasına kırmızı kalemle “Sevgili oğluma…” yazmasını yaşlı gözlerle izlemiş kızgınlığımı giderememiştim bir türlü.

    Aklımda henüz geçmeyen kızgınlığım varken en üstteki cildi aldım elime. Masanın boş bir yerine koyup ilk sayfasını çevirdim, solgun kırmızı harfleriyle o yazıyı gordum.

    “Sevgili oğluma…”

    O anda kalbimde 28 yıl sonra ve 32 yıl önce, soğuk bir Şubat günü bembeyaz kefene sarılı olduğu halde, toprağın iki metre altına indirilen babamın acısını duydum. Orada, yağan karın altında, anlamsız bir sükunetle, soğuk toprağın çukuru örtüşünü izlerken neden ağlamayacağımızı, ve ağlamamış olduğumu artık biliyorum. Ahmet’in, yani benim, yani çocukluğumun az önce kalbindeki tuhaf acıyla yaşaran gözlerini silerek hemen önündeki bu odanın kapısını açacağını, karşısına çıkan masada duran defterde henüz mürekkebi kurumamış bu satırları okuduğunda yüzüne şefkatle dokunup geçip giden esintiyi hissedeceğini ve yıllar sonra o soğuk şubat gününe dek bu gün gördüklerini unutacağını da artık biliyorum. 

    Çocuktum ve hayat tatlı bir yaz akşamüstüymüşçesine geçiyordu.

Evrim Güvenç

    • #hikaye
    • #resimli hayat
  • 8 months ago
  • 25
  • Permalink
  • Share
    Tweet

25 Notes/ Hide

  1. sanabanane reblogged this from evrimguvenc and added:
    sen belki yedi düzine “an”ı sıralayabilecekken belki beşbinüçyüz dahi karaktere, haksızlık edercesine tüm...
  2. lotusakimu liked this
  3. mevlutdede liked this
  4. lumburdek liked this
  5. sheriffle liked this
  6. sheriffle reblogged this from evrimguvenc
  7. kirlisalak liked this
  8. sekilcizihniyet liked this
  9. ysbelle liked this
  10. hayalli liked this
  11. ilkekbul liked this
  12. perhani liked this
  13. baboshh liked this
  14. yubidi liked this
  15. rastadanteyyare liked this
  16. rastadanteyyare reblogged this from evrimguvenc
  17. yokartkk liked this
  18. memosari liked this
  19. ogundensonra liked this
  20. birisvecfirmasi liked this
  21. buzlucamsil liked this
  22. tozcini liked this
  23. s-ktiret liked this
  24. evrimguvenc posted this
← Previous • Next →

Portrait/Logo

About

140 +

evrim nokta guvenc et cimeyl nokta kom

  • evrimguvenc on Behance
  • @evrimguvenc on Twitter
  • Facebook Profile
  • evrimguvenc on Vimeo
  • illustwriter on Grooveshark

Twitter

loading tweets…

  • RSS
  • Random
  • Archive
  • Ask me anything
  • Mobile

evrimguvenc. Effector Theme by Carlo Franco.

Powered by Tumblr